isminiz@yaramazadam.com
Sign up
Check e-mail
Mustafa Kemal Atatürk
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:
  Yaramazadam > Eğitim Ogretim ve Kültür Servisi > Tarih > Atatürk ile iligili herşey > Mustafa Kemal Atatürk
 




Şu an bu konuyu görüntüleyenler
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Mustafa Kemal Atatürk  (Okunma Sayısı 174 defa)
Temmuz 11, 2008, 03:38:25 pm
no_fear_06
:::...gOrGiAs...:::
Global Moderator
Süper Üye
*****

REP +1000/-1

Mesaj Sayısı: 1 582
Nerden: AnKaRaNıN yÜkSeK KeSiMlErİ
düŞmAn kElİmEsİnİN AnLmInI DoStLaRıMdAn öGrEnDiM


Üyelik Bilgileri WWW Offline
« :»







Soyu,Ailesi Ve Kardesleri                  



MustafaKemal Atatürk,1881(Rumi 1296) yılında Selanik'te Koca Kasım PaşaMahallesi Islahhane Caddesi'nde bugün müze olan üç katlı bir evdedünyaya geldi.Babası o sırada kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi,annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi, Kızıl Hafız AhmetEfendi; anne tarafından dedesi ise, Sofu-zade (Sofi-zade) FeyzullahEfendi'dir.



Mustafa Kemal'in hem baba, hem de annetarafından soyu Rumeli'nin fethinden sonra buraların Türkleştirilmesiiçin Anadolu'dan göçürülerek iskân edilen "Yörük" (Yürük) veya"Türkmenler"den gelmektedir.
[/FONT][/SIZE][/COLOR]










MustafaKemal Atatürk'ün baba soyu, Karaman'dan gelerek Manastır Vilayeti'ninDebre-i Balâ Sancağı'na bağlı Kocacık'a yerleşmişlerdir. Kocacık,bugünkü Makedonya Cumhuriyeti'nde Arnavutluk sınırına yakın olan Debreşehrine bağlı bir nahiyedir. Aile sonradan (muhtemelen 1830'larda)Selanik'e göç etmiş; Ali Rıza Efendi de muhtemelen 1839'da Selanik'tedünyaya gelmiştir. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız MehmetEmin'in taşıdığı "Kızıl" lâkabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan"Kocacık"ın da gösterdiği üzere, Mustafa Kemal'in baba tarafından soyuAnadolu'nun da Türkleşmesinde önemli roller oynayan "Kızıl-Oğuz" yahut"Kocacık Yörükleri, Türkmenleri"nden gelmektedir.




Atatürk'ün Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi'nin Evi Kocacık Köyü / Debre-Makedonya




MustafaKemal Atatürk'ün anne soyu da, Konya/Karaman'dan gelerek Selanik ileManastır'ın arasında bulunan Vodina Sancağı'na bağlı "Sarıgöl" dedenilen "Kayalar" Nahiyesine yerleştiler. Aile, sonradan Selanikyakınlarında bugün de kaplıcaları ile meşhur olan Lankaza'yayerleşmiştir. Dedesi Feyzullah Efendi'in taşıdığı "Sofu-zade" (Sofular)lâkabı, yerleştikleri Sarıgöl bölgesindeki yer adları ve ailedekihatıraların gösterdiği üzere, Atatürk'ün anne soyu Konya/Karaman'danRumeli'ye gelen ve bundan dolayı da "Konyarlar" olarak Rumeli'de anılanYürük, Türkmenlerdendir. Zübeyde Hanım, 1857'de Lankaza'da dünyayagelmiştir.




1857doğumlu Zübeyde Hanım ile 1839 doğumlu Ali Rıza Efendi 1870 veya 1871yılında evlendiler. Bu evlilikten altı çocukları olmuştur: Fatma(1871/72-1875), Ahmet (1874-1883), Ömer (1875-1883), Mustafa (KemalAtatürk) (1881-1938), Makbule (Boysan, Atadan) (1885-1956) ve Naciye(1889-1901). Bu çocuklardan Fatma dört, Ahmet Dokuz, Ömer sekizyaşlarında o senelerde Rumeli'yi kasıp kavuran salgın kuşpalazı(difteri) hastalığından çocuk yaşlarında öldüler En küçükleri NaciyeMustafa Kemal Harp Okulu'nu bitirdiği sene, oniki yaşında hayatagözlerini kapadı. Ailede çocuklardan en uzun yaşayan Makbule Hanımolmuştur.



Ali Riza Efendi Zübeyde Hanim


BabasıAli Rıza Efendi'nin hastalanarak 28 Kasım 1893 tarinde vefat etmesiüzerine 12 yaşında yetim kalan Mustafa Kemal ve iki küçük kardeşin(Makbule ve Naciye) büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük Türkkadını Zübeyde Hanım'a düştü.

Ögrenim Hayati                  
             



ATATÜRK'ÜN İLK ÖĞRETMENİ
ŞEMSİ EFENDİ




KüçükMustafa, Haziran 1887'de başladığı ilk öğrenimine bir süre annesininarzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde devam etti;fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selanik'te çağdaş eğitim yapanŞemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi,yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçükMustafa'nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu.
KüçükMustafa, bu okulda okurken babası öldü. Ali Rıza Efendi'nin ölümüüzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selânik yakınlarındakiLankaza'da bulunan Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi HüseyinEfendi'nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nedeniyle küçük Mustafa'nınöğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat, çok geçmedenSelanik'e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devametti.




BUGÜNKÜ MANASTIR





KüçükMustafa, Şemsi Efendi İlkokulundan sonra bir süre Selanik MülkiyeRüştiyesi'ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmenininkendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve1894 yılının Temmuz-Ağustos aylarında kendi kararı ile AskerîRüştiye'ye müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. Yazları,dayısı Hüseyin Efendi'nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftliktekalırdı. Mustafa, bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasındazekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi veöğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine birarkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi.



Bu okulda matematik öğretmenliği yapan YüzbaşıMustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısındasınıftaki diğer Mustafa'larla aralarındaki farkı belirtmek üzereöğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artık gençöğrenci Mustafa Kemal olmuştu.
[/FONT][/SIZE][/COLOR]







Manastır İdadisi




MustafaKemal, Selanik Askerî Rüştiyesini bitirdikten sonra 13 Mart 1896'daManastır Askerî İdadisine girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık etti.İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal'inhitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlarındanbiri olacak Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç MustafaKemal, askerî öğreniminin yanı sıra yabancı dil öğrenimini de ihmaletmiyor; yazları izinli olarak Selânik'e döndüğü zaman Fransızcadersleri alıyordu.





Harbiye Mektebi / Pangaltı -İSTANBUL


GençMustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisini de başarı ile bitirerek 13Mart 1899 tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. 3 senelik başarılıbir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902'de bu okulu Teğmenrütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisinde devam etti.1903yılında Üsteğmen olmuştu.11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşırütbesiyle Harp Akademisinden mezun oldu.







Bugün Askerî Müze Olan Pangaltı Harbiye Mektebi


HarpOkulunda ve Harp Akademisinde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliğiile kendisini arkadaşlarına ve hocalarına tanıtmış, onların içten sevgive saygısını kazanmıştı. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanındamatematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimivardı. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde, memleket ve millet davalarıile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyleaydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat idaresiidi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçektençok sevilişi, düşüncelerinde samimî oluşu, onun herhangi bir tertibekurban gitmesini önlemişti. Bununla beraber Harp Akademisi'ndenmezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindekidüşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul'da tutuklukaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Şubat 1905 tarihindeSuriye bölgesine, Şam'a atandı.





Atatürk'ün Aldigi Karneler





Askeri Görevleri                  
            



Şam'da5. Ordu'nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye'nin hemen her yerinigörevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim veöğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal,burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizliolarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraberBeyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir aragizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik'e geçerek burada da"Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'adöndü. Şam'dan uzaklaşışı hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisinikoruduğundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam'da kaldı. Busıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu veŞam'daki Ordunun Kurmay Başkanlığında bir göreve getirildi.






MustafaKemal, 13 Ekim 1907'de merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargâhınaatandı. Bu Karargâhın Selânik'teki şubesinde çalışmak üzere Selânik'egeldi. Bu sıralarda Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerinide içine almış olan Îttihat ve Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi.Mustafa Kemal de Selânik'e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarakhizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması,yapılacak yenilikler Onun da baş düşüncesiydi. Selânik'e gelişinitakiben kısa bir süre sonra 22 Haziran 1908 de Üsküp-Selânik arasındakidemiryolu müfettişliği de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarakkendisine verildi.





Buesnada Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti"Abdülhamit'i,1876 Anayasası'nı yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılanMeclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. "Ittihatve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyet'inilânına uzandı.

23Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman MustafaKemal, Kolağası rütbesiyle Selânik'te askerî görevini sürdürmekte, biryandan da "İttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalışarak İstanbul'dakisiyasî gelişmeleri yakından izlemektedir. O, II. Meşrutiyet gibi büyükbir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattanyararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişiklikleringerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu.Fakat kendisinin görüşleri"İttihat ve Terakki Cemiyeti" ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerineuymadı. Buna rağmen, fikirleriyle zamanın söz sahibi kişileriniuyarmaktan da çekinmiyordu.
II. Meşrutiyet'in ilânıüzerinden henüz bir sene geçmemişti ki, İstanbul'da 13 Nisan 1909'da buharekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti.Mustafa Kemal, 31 Mart Vak'ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzereRumeli'de oluşturulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığına getirildive bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'a geldi. HareketOrdusu'nun gerek yolda gerekse İstanbul'daki sevk ve idaresinde KurmayBaşkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu'nun İstânbul'agirdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı.Hareket Ordusu'nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttanindirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gericiolayın bastırılmasından sonra İstanbul'da çok kalmayarak 16 Mayıs1909'da tekrar Selânik'e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresindeyapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretlesavunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının datahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî eğitimkonuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.


O,II. Meşrutiyet'i takiben Ordu'nun "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ilesıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeyebaşlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selânik'te toplanan "İttihatve Terakki Bûyük Kongresi"nde açıkça dile getirmişti. Fâkat, cemiyetinönde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal dekendisini cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askerî vazifesineverdi. "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlaşmazlığı ve aralarınınaçılması böyle başladı.

MustafaKemal, Selânik'teki görevini başarı ile yürütürken 1910 yılı Eylülayında Pikardi manevralarını izleme amacıyla Fransa'ya gönderildi.Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik'edönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta bir isyançıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye NazırıMahmut Şevket Paşa'nın yanında görev aldı.
Mustafa Kemal, 15 Ocak1911'de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. KolorduKarargâhında, daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayı'ndagörevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerekonu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüdekırmak idi. Ama O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskidenolduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısınıkazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafındatoplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna gitmedi. O'nuSelânik'teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'daGenelkurmay Başkanlığında bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal, buatama üzerine İstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığındaçalıştı.






5Ekim 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'a hücum ederek istilâ hareketlerinebaşlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir süreTobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahallî kuvvetlerin başındabulundu.12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27Kasım 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti.



1912yılı Ekim ayında Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek İstanbul'a geldi. 21 Kasım1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ıMürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atamaüzerine Gelibolu'ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketiSelânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmişti. Buelim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra BolayırKolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi. Bu görevde iken Dimetoka veEdirne'nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetler gördü.






MustafaKemal, Balkan Harbi'nden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde SofyaAtaşemiliterliğine atandı.11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrat veÇetine Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. SofyaAtaşemiliterliği'ne atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar)de Sofya Elçiliği'ne atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliğiesnasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti.1915 yılı Ocaksonlarına kadar Sofya'da kaldı.



Busıralarda 1 Ağustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya harp ilânı ile I.Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal, gelişen siyasî ve askerîolayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş vedüşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılmazorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışındakalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914'te OsmanlıDevletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmekmecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kemal, bu gelişmeler üzerineBaşkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre buisteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak1915, tarihinde, Tekirdağ'da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığınatayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya dan ayrılarakİstanbul'a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek tümeninikurdu. Bu tümen, kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915'teTekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi. Mustafa Kemal, burada 19.Tümene ilâveten 9. Tümenin 2.Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri deemrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.





GeliboluYarımadası'nda önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915günü Çanakkale Boğazı'nı geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusununbaşarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi.Donanması ile Boğaz'ı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadası'nıçıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken,Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordukurulmasına karar vermiş, Komutanlığına da Alman Generali Liman vonSanders'i atamıştı.
Liman von Sanders,muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak plânınıyapmış; Mustafa Kemal'in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatınaalmıştı. Mustafa Kemal, bu plân gereğince 18 Nisan 1915 günü tümeniyleBigalı'ya geçti.



Düşmanbirlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilkçıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısındaMustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görürgörmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevk etmişti.Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün,Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ilegeri çekilmeye mecbur edildi.
Conkbayırı taarruzundaTürk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin enbüyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlaraverdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, size taarruzemretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zamanzarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir !"

25Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadaritilmesine rağmen, düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarmaharekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizler'le yer yer şiddetliçarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunmasıkarşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesîndeki buüstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.



Düşmanbirlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilkçıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısındaMustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görürgörmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti.Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün,Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ilegeri çekilmeye mecbur edildi.

Conkbayırıtaarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor,tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan,kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, sizetaarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecekzaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"

25Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadaritilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarmaharekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetliçarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunmasıkarşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki buüstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.






Düşman,Çanakkale'de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen,yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanıngerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturanArıburnu ve Seddülbahir'deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesigerekiyordu. İngilizler, bu amaçla 6 ve 7 Ağustos l9l5 günleri,takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşmankuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak,Mustafa Kemal'in aldığı önlemIer sayesinde düşmanın bu taarruzu dagelişme imkânı bulamadı. Arıburnu ve Seddülbahir'deki taarruz devamederken İngilizler, 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale'nin güneykıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle,Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti.

Gelişenbu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders'in emri ile komutadeğişikliği yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı'na 8 Ağustos 1915tarihinde Albay Mustafa Kemal getirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayıele alan Mustafa Kemal, beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ileilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti.Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesineimkân verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarakAnafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu.

MustataKemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustostaarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirlervermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsızcesaret kaynağı olmuştu.
Conkbayırı'nda kalbinihedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlakbir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık,azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışındabüyük ün sağladı. Artık O, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu.Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyenİngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraberÇanakkale'den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı'nı geçememesi,İstanbul'un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadenizüzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerinisöndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşı'nın akışınıda etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlardaİngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çokfazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihselkahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.



MustafaKemal, Çanakkale Muharebelerinin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılınınson aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan dasökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi,Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdanyapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiylebenimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. MustafaKemal,10 Aralık 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi(Çakmak) Paşa'ya bırakarak izinli olarak Çanakkale den ayrıldı;İstanbul a döndü.
Mustafa Kemal, 27 Ocak1916'da karargâhı Edirne'de bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığınaatandı. Kısa süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'dakurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak 11 Mart 1916'daDiyarbakır-Bitlis-Muş Cephesi'ne tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart1916'da Diyarbakır'a gelerek komutayı ele aldı.1 Nisan 1916 daGeneralliğe yükseltildi. Diyarbakır'a gelişini takiben kısa birhazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri, Bitlis veMuş yönünde taarruza geçirdi; Ruslar'la iki tümenimiz arasında taarruzve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis, kuvvetlerimiz tarafındandüşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916'datekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığısırasında, 14 Mayıs 1917'de Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.
Mustafa Kemal Paşa,Aralık l9l6'da Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'agitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Komutanlığı'na tayin edildi.Karargâhı Diyarbakır'da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet(İnönü) Bey'di. Büyük Komutan'ın, İnönü ile yakından tanışması,emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.







MustafaKemal Paşa,14 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığınaatanması üzerine Şam'a giderek Sina Cephesi'ni teftiş etti ise de 5Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'da 2. Ordu'ya vekâleten komutan atandı.Tekrar Diyarbakır'a dönen Mustafa Kemal Paşa,16 Mart 1917'de asaleten2. Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına bağlıolarak Halep'te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu'nun başına getirildi.Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generalineverilmişti. Mustafa Kemal Paşa,15 Ağustos 1917 günü Halep'e gelerekgöreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralarındaaskerî görüşler ve uygulanacak harekât bakımından anlaşmazlık çıktı; buanlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal Paşa,1917 Ekim başlarında istifamecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır'daki eski göreviteklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul'a geldi. 7 Kasım 1917'deGenel Karargâh'ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra VeliahtVahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman Umumî Karargâhını ve AlmanCepheleri'ni ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.15Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında MustafaKemal, Alman askerî çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoruII. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara-hoşlanmasalar da- I. Dünya Harbi'nin muhtemel sonuçları hakkındakigörüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.
Mustafa Kemal Paşa, 20gün süren Almanya seyahatinden İstanbul'a döndükten bir süre sonraböbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavigördü. 13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahatdönüşü General Falkenhein'in yerine Yıldırım Ordular GrubuKomutanlığına getirilmiş olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7.Ordu'ya Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günüHalep'e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılımüdafaa savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, O'nunmaharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktankurtarılmış; büyük bir düzen içinde Halep'e kadar çekilme başarısınıgöstermişti. Fakat I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhinegelişiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul'da TalatPaşa kabinesi istifa etmiş, yeni kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bugelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa, yetkili makamlara, askerî vesiyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile MondrosMütarekesi'ni imzalayarak l. Dünya Savaşı'ndan çekildi.

Mütareke Döneminde Mustafa Kemal                  





Mustafa Kemal Paşa,Mondros Mütarekesi'nin imza edildiği günün ertesi, 31 Ekim 1918tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirildi ise de artıkyapacak bir şey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu GrupKomutanlığı'nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana'danhareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Artık Türkiye, mütarekeşartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş birOrdu Komutanı idi.


Memleket ve milletiniçinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup birdevlet olarak 30 Ekim 1918'de "Mondros Mütarekesi" adı verilen,şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarakmemleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuzdağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti.Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu,Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanla,Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfaişgal altında idi. Kars'ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya,işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti.Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbulHükûmeti İtilâf Devletleri'nin baskı ve kontrolü altında idi. Padişahve hükûmet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın bir vaziyette sadecekendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. Anadolu'nunher şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisisıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgalhazırlıklarıyla meşguldü; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâfDevletler'ini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet, 15 Mayıs 1919'da bugayelerine eriştiler.




Olayların bu şekildegelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim MondrosMütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren HarbiyeNezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirlerigelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzetPaşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Ciddî olarak arzederim ki gerekentedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhisedecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşmanihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır." Bu, Atatürk'te, herşey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pekçoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığınıgösterir.

Fakat, acıdır ki MustafaKemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır veordunun terhisine sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâfDevletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle birmücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletleri'nigücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik.İstanbul Hükûmetinin görüşü ve davranışı bu idi.

Padişah ve hükûmetinisaran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgal ve istilâlarakarşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitliyörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu.Diğer taraftan mütecaviz düşmana karşı koymak ve kurtuluş çareleriaramak üzere Anadolu'da yer yer millî teşkilâtlar oluşturuluyordu.Ancak bütün bu kuruluşlar, ayrı ayrı çalışmaları sebebiyle istenilenölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket vebirlik gösteremiyorlardı.





Mütareke Türkiyesi,aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye'dir. Bölgesel direnmehareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-iİlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul'da güya kurtuluşçareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu. İngiliz MuhipleriCemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti,Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunlann başlıcalarıdır. Kurtuluşçareleri değişikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızlarınhimayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu. Birkısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah ve halife içinhükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti'ni sembolikolarak devam ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğukarışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatantoprakları üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetleregirişmişlerdi.

Bu durum karşısındaciddî ve gerçek karar ne olabilirdi.Tarih kültürü çok geniş olan vetarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararısezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O damillî egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir TürkDevleti kurmak idi. Atatürk'e göre önemli olan "Türk milleti'ninhaysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin verefah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeniinsanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyıkgörülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek,insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftanbaşka bir şey değildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek vebüyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi."Öyleyse Milli Mücadele'nin parolası "Ya istiklâl ya ölüm!" olacaktı.

Mustafa Kemal Anadolu’da                  
 
 



ArtıkAnadolu'ya geçerek Millî Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte busıralarda, Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul'dan uzaklaştırmak amacıyla,kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa KemalPaşa, kendisine geniş salâhiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul etti.


16Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan hareket eden MustafaKemal Paşa,19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'da Anadolu topraklarına ayakbastı. Kendisinin Anadolu'ya gönderiliş gerekçesi, Samsun veçevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almaktanibaretti. Hükûmete verilen İngiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin,Rumlara karşı gerilla hareketine giriştikleri ve bölgenin asayişinibozdukları bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede,Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti vardı.Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilenMavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduğu çeteler vasıtasıyla Türkköylerini basıyor, katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu.Bu girişimlere karşı vatansever Türkler de mukabil çeteleroluşturmuşlar; bölge Rumları ile mücadeleye başlamışlardı. Bütün bugerçeklere rağmen Mustafa Kemal Paşa'ya verilen talimat gereğince bölgeTürklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal Paşa, görevi kabuliçin Ordu Müfettişliği sıfatı ve geniş salâhiyetler istedi. İstanbulHükûmeti bu istekleri de kabul etti.







Saray ve İstanbulHükûmeti, Mustafa Kemal Paşa'nın bu görevi yapacağını zannetmişti.Oysaki Mustafa Kemal'in düşünceleri tamamen başka idi. Ama bu görev,kuşkuları çekmeksizin Anadolu'ya geçmek için değerlendirilmesi gerekenbir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadarmilletin menfaatleri adına kullanmak vicdanî bir davranış idi. Esasenolayların akışı da kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa KemalPaşa, İstanbul'dan ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere kabineazalarının hemen hepsi ile ve en sonunda Padişah'la görüşmüştü. Fakatbu kişilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu badireden kurtaracakbir enerji, bir ümit ışığı görmemiş, görememişti. İstanbul Hükûmeti'ninve Padişah'ın davranışlarında İtilâf Devletleri'ni gücendirmemekgörüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki onların kararlarına uymakdeğil, karşı koymak lâzımdı. İşte Anadolu'ya bu gaye ile gidiyordu.Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'dan ayrılırken yakın arkadaşlarınasöylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: "Düşmansüngüsü altında millî birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarındamemleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bugayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum".

MustafaKemal Paşa, Anadolu'ya geçer geçmez plânını uygulamaya başladı. 21Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir'e telgraf çekti. Telgrafta bu davranışınışöyle belirtiyordu: "Umumî durumumuzun aldığı vahim şekilden pekmüteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyiyakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkünolacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim".

MustafaKemal Paşa, Samsun'a çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs 1919'daGenelkurmay Başkanlığına Samsun ve çevresindeki asayişsizliğinsebeplerini açıklayan İstanbul Hükûmeti'nin ve İtilâf Devletleritemsilcilerinin hoşlanmadığı şu telgrafı çekti: "Rumlar bu bölgede,Pontus Hükûmeti teşkili gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rumçeteleri hemen kâmilen siyasî bir şekle dönüşmüştür". 22 Mayıs 1919'daSamsun'dan Sadaret'e gönderdiği raporu da şu cümle ile noktaladı:"Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedefalmıştır". Bu anlamlı ifadede Anadolu'da beliren Milli Mücadele azminisezmemek mümkün değildir. İşte bu raporlar İstanbul'a geldiktensonradır ki İtilâf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükûmetinden sordu:"Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu'da ne işi vardır?" Bunun üzerineİstanbul Hükûmeti, Anadolu'ya gönderdiği müfettişi geri çağırmagirişimlerine başladı.

Amasya                  
         <!-- / icon and title -->                                       <!-- / reklam -->   <!-- / reklam -->      <!-- message -->            




Artık, Anadolu'dabaşlayan Millî Mücadele, liderini bulmuş, dağınık ve bölgeselmukavemetler bir bayrak altında toplanmaya başlamıştı. Bunun ilkörneğini 22 Haziran 1919'da Mustafa Kemal imzasıyla Amasya'dan bütünmemlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. Bu genelgede kutsal bir sesişitiliyordu: "Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir.Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır". Bucümleler Milli Mücadele'nin örgütlü olarak fiilen başladığının onunimzası ile bütün cihana ilânı idi. Bu genelge diğer bir maddesiylebeliren millî tehlike karşısında izlenecek ilk yolu da belirtiyordu:"Her vilâyetten seçilecek milletin güvenini kazanmış delegelerle,Anadolu'nun en emin yeri olan Sivas'ta derhal bir millî kongretoplanacaktır".

Erzurum                  




MustafaKemal Paşa, Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonraErzurum'a geçmek üzere 27 Haziran 1919'da halkın sevinç gösterileriarasında Sivas'a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre içinde, ErzurumKongresi'ni takiben Sivas'ta yapılacak Kongre için ilgililere gereklidirektifleri vererek Erzurum'a hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919günü Erzurum'a geldi. Kendisi der ki "Benim Erzurum'a gelişim, bütünmilletin ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüfetti. Bütün millet bu çemberin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekteidi".15 Temmuz 1919 günü Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coşkunbir şekilde karşılandığı zaman Çukurova'da muhacir olarak bulunupErzurum'a dönen ihtiyar Mevlüt Ağa ile aralarında geçen konuşma, buateşten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiği fikrini Atatürk'tedaha da perçinledi. İhtiyar, fakat dinç Mevlüt Ağa'ya Mustafa KemalPaşa sordu: - Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksageçinemedin mi? Mevlût Ağa derhal cevap verdi: - Hayır Paşam, geçimimizçok rahattı. Son günlerde işittim ki İstanbul'daki ırzı kırıklar, bizimErzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu namertlerkimin malını kime veriyorlar?





Busözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum' a gelenMustafa Kemal Paşa'yı çok duygulandırmış, gözleriniyaşarmıştı.Etrafındakilere döndü ve : -Bu milletle neler yapılmaz.

Atatürk,Erzurum'a gelişinden 5 gün sonra,8/9 Temmuz 1919'da "Sine-i millettebir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere" çok sevdiği askerlikmesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık, bir millet ferdi olarak,milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihî vazifesine devamediyordu.





Askerliktenistifasını takiben Erzurumluların isteği üzerine Vilâyat-ı ŞarkiyeMüdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesinin Heyet-i FaaleBaşkanlığına getirildi. Cemiyet, o günlerde daha evvelce alınan birkarar gereğince doğu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıklarıiçinde idi. Mustafa Kemal'in Heyet-i Faale Reisi olarak bu kongreyeiştiraki mümkündü; fakat O, bu kongreye özellikle Erzurum'dan üyeolarak iştirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelceseçilmişti; ama buna daBBir çözüm bulundu. Erzurum'un iki değerlievlâdı, Kâzım Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu Erzurum üyeliğinden istifaetmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey'e bıraktılar. Busuretle Mustafa Kemal Paşa'nın kongreye girişi meşruluk kazandı.

ErzurumKongresi, 23 Temmuz 1919'da tek katlı bir ilkokul salonunda 62delegenin iştirakiyle toplanmıştı. Kongre, bir kurucu meclis gibiçalışarak 14 gün devam etti ve 7 Ağustos 1919 da çalışmalarına sonverdi. Kongre'yi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca RaifEfendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonrabaşkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa,başkan seçildi.

MillîMücadele'ye bayrak olan bir kongrenin Erzurum'da toplanışı birtesadüfün eseri değildi; Mondros Mütarekesi'nden sonra müdafaa şuurununen keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi.Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca şehit kanıyla sulanmış Erzurumtopraklarını da içine almak üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu.Bu durum, bölgedeki millî birlik ve mukavemet şuurunu daha dabileyledi. Keza, Kongre'ye Doğu Karadeniz il ve kasabalarını temsiletmek üzere 17 delege ile iştirak eden Trabzon'da da Pontus tehlikesivardı. Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi'nden faydalanarak DoğuKaradenız şehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayaliiçindeydiler. Bu bakımdan Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti.

ErzurumKongresi, güç şartlar altında toplanıyordu. Çünkü Kongre üyelerininvilâyetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre'yegönderilmesinde büyük güçlükler çıkarılıyordu. Mülkî amirlerin büyükkısmı, İstanbul Hükûmeti'nin baskısı ile delegeleri korkutuyorlar, yolaçıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı vilâyetler kesin olarak delegegöndermemekte direniyorlardı. Elâzığ, Diyarbakır ve Mardin illerindenseçilen üyeler valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuşlar,dolayısıyla Kongre'ye iştirak edememişlerdi. Bu sebeple Kongre'nintoplanabilmesi için Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesiningayretleri yanında Mustafa Kemal Paşa tarafından da ciddî teşebbüslerdebulunmak icap etti. Vilâyetlerin herbirine açık telgraflargönderilmekle beraber, bir taraftan da şifre telgraflarla valilere,komutanlara gerektiği şekilde tebligatta bulunuldu. Nihayet yeterikadar temsilci getirtilip Kongre'yi toplamaya muvaffak olundu.






İştebu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleştirilen Erzurum Kongresi,Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ileTrabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti'nin müştereken hazırladığı bir Kongreidi. O günkü mülkî taksimatta Trabzon'un kapsadığı Doğu Karadeniz il veilçelerinden 17, Erzurum'un kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas'ınkapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis'ten 4 ve Van'dan 2 delegeniniştiraki ile toplam 62 üye ile toplanmıştı. Bugünkü idarî taksimat gözönüne alındığı takdirde 30'a yakın Doğu Anadolu ve Doğu Karadenizillerini ve bunların ilçelerini kapsamaktadır.

ErzurumKongresi'nin toplanışı ve çalışmalarına başlamasıyla İstanbul da Sarayve Hükûmet tarafından, Anadolu'da yükselen bu kurtuluş sesini boğmakiçin yoğun bir faaliyet başladı. Ajanslarla Mustafa Kemal'in devletebaşkaldıran bir asi olduğu, Erzurum Kongresi'nin kanunsuz toplandığıilân edildi. Mustafa Kemal Paşa'yı tutuklamak için her türlü tedbirebaşvuruldu. İstanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi'nin dağılmasını, Kongreye katılanların yakalanarak İstanbul Divan-ı Harbi'ne sevkleriniemretti ise de millet fertlerini saran o zamanki millî hava içindehiçbir makam bu emri yerine getirmeye teşebbüs edemedi.

İştebu derece güç şartlar içinde gerçek bir vatan aşkıyla her türlütehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemlibir dönüm noktası oldu. Türk Kurtuluş Savaşı'nın ilk temelleri buKongre'de atılmış, alınan tarihî kararlar Millî Mücadele'nin temelkurallarını oluşturmuştu. Erzurum Kongresi kararları şu şekildeözetlenebilir:

1-Doğu illeri ile Trabzon ve Canik sancağı hiçbir sebep ve bahane ileOsmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür. Bu demektiki doğu illeri Ermenistan sevdasıyla, Karadeniz illeri Pontushülyasıyla ana vatandan ayrılamayacaktır. Bu karar, vatanı ve milletibölmek isteyenlere karşı ilk esaslı ihtardı.

2-Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet birlik olarakkendisini müdafaa ve mukavemet edecektir. Bu madde ile milletin, hertürlü işgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiği, birlik halindedireneceği bildiriliyordu. Vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal vemüdahale, karşılıksız kalmayacaktı. Millet işgal ve istilâyı birlikhalinde püskürtmeye kararlıydı.

3-Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve teminine İstanbul Hükûmeti muktedirolamadığı takdirde, gayeyi temin için Anadolu'da geçici bir hükûmetkurulacaktır.

İstanbulHükûmeti'nin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi. MemleketiMondros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız galip devletlere teslimetmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından ancak ve ancak millî iradeyedayanan bir hükûmet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti.Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adımdı.

4-Kuva- i Millîye'yi amil ve irade-i mılliyeyi hâkim kılmak esastır.Kuva-yi Milliyeden kasdedilen millî kuvvetler, milletin bağrındançıkacak millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi uğrundamilletin arzu ve eğilimleri yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı. Millîiradeyi hakim kılmak aynı zamanda demokratik bir esastı. Bu esastaCumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını sezmemek mümkün değildi.

5-Hıristiyan azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozanimtiyazlar verilemez. Memleketteki azınlıklar yer yer siyasî egemenlikdavasına kalkışmıştı. Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı parçalayıcıbu gibi davranışlara imkân verilmeyecekti. Azınlıklara sosyal dengemizibozan ekonomik, hukuksal ve kültürel -her ne çeşit olursa olsun-ayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı.

6-Manda ve himaye kabul olunamaz. Türk milleti her şeyi göze alarakistiklâli için silâha sarılmıştı. Hiç kimseden lûtuf ve yardımbeklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet istemiyordu. Her nepahasına olursa olsun istiklâl mutlaka gerçekleşecekti. Parola "Yaistiklâl ya ölüm" idi.

7-Millî Meclis'in derhal toplanmasına ve hükûmet işlerinin meclisindenetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır. İtilaf Devletleri'ninbaskısı ve Padişah fermanı ile kapatılmış olan Meclis derhaltoplanmalı, hükûmetin millet ve memleketin mukadderatı ile ilgilivereceği her türlü karar böyle bir meclisin denetimindengeçirilmeliydi. Hükûmet kararları ancak bu şekilde meşruluk kazanacaktı.

8-Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, fennî, sınaî ve iktisadî halve ihtiyacımızı takdir eder. Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklereaçık ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordır ki, Türk milleti insanîve uygar amaçların değerini bilen ve kavrayan bir millettir. NitekimAtatürk, milletin çehresini değiştiren büyük inkılâplara başladığızaman "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi,milletimizi her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir.İnkılâplarmızın temel kuralı budur." diyecekti. Kararda geçen"Milletimiz fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder"ifadesinde de harap bir memleketi bayındır hale getirmek için gelecektegerçekleştirilecek kalkınma hamlelerine işaret edilmekte idi.





ErzurumKongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihî kararlarıylabölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tümolayları büyük ölçüde etkilemişti. Zira, Sivas Kongresi kararları,Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Millî'nin esasındaErzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nintoplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu.Mudanya ve Lozan Antlaşmaları'nın bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamınıErzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-imilliyeyi hâkim kılmak esasında toplandı. Ve nihayet "Milletimiz insanîve asrî gayeleri tebcil eder." cümlesiyle Atatürk inkılâplarının ilkkıvılcımları Erzurum Kongresi'nde parıldadı.

Sonuçlarıbakımından bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için Mustafa KemalPaşa, kapanış konuşmasında "Tarih, bu Kongremizi şüphesiz ender vebüyük bir eser olarak kaydedecektir." ifadesini kullandı.

ErzurumKongresi, 7 Ağustos 1919 günü -kendisi adına bütün yetkilerikullanacak- 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına sonverdi. Şimdi Heyet-i Temsiliye'yi ve Onun Başkanı'nı büyük bir görevbekliyordu. Erzurum Kongresi'nde parlayan kıvılcımı söndürmemek,Sivas'ta onu meş'ale haline getirerek millî kurtuluşa daha eminadımlarla yürümek gerekiyordu. Bu sebepledir ki, Mustafa Kemal Paşa,doğu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi'ni -gayesinidaha da genişleterek- bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki,Erzurum Kongresi'ni Sivas Kongresi'ne bağlayarak Millî Mücadele'yememleket yüzeyinde genişlik kazandırdı.

            Sivas                  
      



SivasKongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduğu ağır mütarekeşartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi'ninmilletimiz aleyhine haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması, İzmir'eçıkmış olan Yunanlıların İtilâf devletlerinden aldığı cüretleAnadolu'nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli şehirlerimizin işgali SivasKongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içindeMustafa Kemal Paşa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraberSivas Kongresi'ne iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'danSivas'a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini emsalsiz sevgigösterileri ve coşkun bir sevinçle karşıladı.


SivasKongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultanî" olarakkullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iştiraki ile toplandı.Kongre, 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da Heyet-i Temsiliye seçiminitakiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlkoturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa, başkan seçildi.

ErzurumKongresi'ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli birKongre'nin özellikle Sivas'ta toplanışı, şehrin stratejik durumu ileilgili idi. Anadolu'nun ortasında yer alan bu şehrimiz -mütarekeşartları gereğince İtilâf Devletleri'ni temsilen bazı subaylarbulunmasına rağmen- işgal altında değildi. Ulaşım bakımından Anadoluyollarının birleştiği bir kavşak durumunda idi. Ogünkü imkânlarınelverdiği ölçüde çeşitli Anadolu şehirlerine şu veya bu şekildebağlanabiliyordu. Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizlerSamsun'dan şehri işgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal Paşa,böyle bir işgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını hesaplıyordu.Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi,şehirde oldukça iyi teşkilâtlanmıştı.





İştebu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleşen Sivas Kongresidoğrudan doğruya Mustafa Kemal'in çağrısı üzerine toplanmış, bir millîkongredir. Kongre'nin 38 üyesinden 31'ini Batı ve Orta Anadoluillerinden gelen üyeler, 7'sini ise Doğu Anadolu illerini temsilenErzurum Kongresi'nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu. BöyleceBatı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Doğu illerinitemsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi'ne memleket çapındabir genişlik ve bütünlük kazandırdı.




Tarihîbir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi'nin toplanışısırasında da Erzurum Kongresi'nde olduğu gibi İstanbul Hükûmeti veidarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diğerbazı şehirlerimizden valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazıvilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktanalıkonuldu, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edemedi.

SivasKongresi'nin toplanılmaması için Sivas'ta bulunan Fransız JandarmaMüfettişi Brüno da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle birKongre gerçekleştiği takdirde Sivas'ın işgal edileceğini ve Kongre'nindağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas'ı işgaledecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal'in her güçlüğüaşan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldı.

İstanbulHükûmeti Erzurum Kongresi'nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında dabütün gücüyle Mustafa Kemal'i tevkife yönelmişti. Anadolu'nun hemen hervalisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal'in ne pahasına olursa olsuntutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleştirmeküzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı. Fakathiçbir idareci, şahlanan millî irade ve millî hava içinde İstanbulHükûmeti'nin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.






SivasKongresi'nin diğer bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu vemilletin mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine,mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlarına hizmet etmeyeceklerinedair Kongre'de yemin etmeleri olmuştu. Bu suretle Millî Mücadele'ninhiçbir siyasî parti adına yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketikurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu açıkça belirtilmişoluyordu. Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:

1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.

Evvelcetoplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadenizvilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile ana vatandan ayrılamayacağınıilân etmişti. Sivas Kongresi sahip olduğu tam yetki ile bu karara bütünmemleketi kapsayan bir genişlik kazandırdı.

2- Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

ErzurumKongresi'ni toplanmaya davet eden başlıca tehlike, Doğu KaradenizBölgesinde kurulması düşünülen Pontus Rum devleti ile Doğu Anadoluillerini içine kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi,batıdan gelen Yunan tehlikesini de göz önüne alarak, vatan topraklarınayönelik hiçbir işgal ve müdahalenin karşılıksız kalmayacağını mütecavizdüşmana açıkça bildiriyordu.

3-İstanbul Hükûmeti, haricî bir baskı karşısında memleketimizin herhangibir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını vebütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır. Bu maddeile İstanbul Hükûmetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi bir kararveya davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millîiradeye dayanan bir hükûmetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu.

4-Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır.Erzurum Kongresi'nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi'ndeperçinleştiriliyordu, Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi.Bu ordu, milletin iradesi ve eğilimleri yönünde savaşacâk, bağımsızlıkmutlaka gerçekleşecekti. Millet artık egemenliği ni kendi elinealmıştı; kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas,gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esaslarını oluşturuyordu.

5-Manda ve himaye kabul olunamaz. Erzurum Kongresi'nde karar altınaalınan bu görüş, Sivas Kongresi'nce de onaylanarak Millî Mücadele'nintemel kuralı haline getiriliyordu. Millî kurtuluş hareketinin parolasıhiçbir devletin merhametine sığınmaksızın " Ya istiklal ya ölüm!" dü.

6-Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanmasımecburidir. Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, artıkbir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde hükûmet kararlarımillî iradeyi yansıtmayacaktı.

7- Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir.

ErzurumKongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki millîcemiyetleri "Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla birmerkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve RumeliCemiyetlerini de içine almak üzere- memleket çapında bütünlükkazandırdı.

8-Mukaddes maksadı ve umumî teşkilâtı idare için Kongre tarafından birHeyet-i Temsiliye seçilmiştir. Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi'nce 6 kişidaha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye" genişletilmiş, bu suretleTürkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar memleket mukadderatındayegâne söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu.





SivasKongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütünmemleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılâpTarihi'mizde büyük öneme sahip bir Kongre'dir. Üyelerinin, bütünmemlekete şamil olması sebebiyle de Millî Mücadele başlangıcındaTürkiye'nin mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut halindebirlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre'dir. Bunun içindirki tesirleri Erzurum Kongresi'nden daha geniş oldu.

SivasKongresi'nden sonra Mustafa Kemal Paşa'nın amacı en kısa zamandaAnadolu'da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bumeclisin kuracağı hükûmet ile Millî Mücadele'yi bir merkezden idareetmek idi. Dâhi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere SivasKongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla millîteşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarak- azimleçalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye iletemas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcilerivasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da onunlagörüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşmeİnkılâp Tarihi'mizde "Amasya Mülâkatı" olarak bilinmektedir. MustafaKemal, Meclisin Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlaraâlet durumunda olan hükûmet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu birfaaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin esaslarını"Misak-ı Millî" halinde kabul ve ilân etti.
Logged
Sponsor Baglantilar


Temmuz 11, 2008, 03:42:06 pm
no_fear_06
:::...gOrGiAs...:::
Global Moderator
Süper Üye
*****

REP +1000/-1

Mesaj Sayısı: 1 582
Nerden: AnKaRaNıN yÜkSeK KeSiMlErİ
düŞmAn kElİmEsİnİN AnLmInI DoStLaRıMdAn öGrEnDiM


Üyelik Bilgileri WWW Offline
« Yanıtla #1 :»

Ankara ve Bir Milletin Şahlanisi

Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919'da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri ile beraber Ankara'ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor, İstanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşı'nda görev almak üzere Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilâf Devletleri tarafından fiilen işgal edildi; şehir yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu.
Mustafa Kemal, İstanbul'un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara'da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür'atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclis'e ve onun hükûmetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının, istiklâl mücadelesinin Iiderliğini yapıyordu.
Ankara'da Millet Meclisi'nin açılması, millî bir hükûmetin kurulması üzerine Padişah ve İstanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha geniş ölçüde baltalama yollarına sapmıştı. Anadolu'da binbir fedakârlıkla oluşturulan millî kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele kahramanları, asi sayılarak idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. Diğer taraftan İzmir'e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlânıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhları alınmış olduğundan, işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahalli kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu.
Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu Cephesi'nde XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars'ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek, merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış, 30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi.
Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgelerinde Fransız birlikleriyle mahalli kuvvetler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması" Adana, Mersin, Gaziantep ve diğer bazı şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı.
Yunanlılar 1920 Haziranında, Ankara'da kurulan iki aylık yeni hükûmetin içinde bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesi'nde umumî taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan Kuvay-ı Millîye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa'yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak'ı işgal etmişlerdi. Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükûmeti de 10 Ağustos 1920'de İtilâf Devletleri'yle Sevr Antlaşması'nı imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu.
Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki, Millî Mücadele'nin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otorite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tâbi tutulacaktı.
Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar, Millî Mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin aylarıdır.
Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt sür'atle millî ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar, Millî Mücadele'nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık tutumları, millî hükûmete karşı bir isyan halini almıştı.
Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlıkla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi, ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu asi kuvvetler her başarıda orduya ayak bağı olacaktı. Bu sebeple hükûmet, Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar verdi.
29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey'le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerkez Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetleri'nin Kütahya'yı işgali üzerine Gediz'e çekildi. Millî kuvvetler, asileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz'i de işgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı.
İşte şimdi Millî Mücadele'nin en dramatik anları yaşanmaktadır. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaşmışlar, Gediz'e kadar ulaşmışlardır. Çerkez Ethem'i takip sebebiyle cephelerin boşaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaştığını haber alan Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç buhranı, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor ânını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Uşak cephelerinden sür'atle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde anîden bastırıp mağlup etmek, bu suretle Eskişehir ve Afyon'u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plân gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık millî hükûmeti doğduğu yerde boğmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı.
Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cepheleri'nden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkânı bulursa, Çerkez Ethem'e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç tablo bu idi.
Düşman taarruzu ile gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem'in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevk etmeyi kararlaştırdılar. Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz, Eskişehir'e kadar yol almış olacaklardı. O halde yapılacak iş, son sür'atle İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeşlerine karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerini daha da takviye etmek üzere, Ankara'da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çağrıldı. Ethem'in takibine ara vererek Kütahya'dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı.
Öte yandan Yunanlılar sürâtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü işgal ettiler. Fakat bütün bu işgallere, güç şartlara, iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun, kesin başarı, son başarı meşru bir amaç izleyenlerde olacaktır."
I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşı'nda dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından "İnönü" soyadı verilecekti.
Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onları gerçekten şaşırtmıştı.
Muharebe,10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz'den muharebe meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesi'nin karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzeyvine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cephe karargâhı istasyondan alınarak sür'atle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi.
Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar.
Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah'tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim". Gerçekten I. İnönü zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir.
Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan yerden takibine gelmişti. Sür'atle ileri harekâta geçilerek bu asi kuvvetler de tamamen ortadan kaldırıldı. Çerkez Ethem ve kardeşleri son çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması ile artık millî orduda emir ve komuta birliği de tam olarak sağlanmış oldu.
I. İnönü Zaferi içerde ve dışarda büyük etkiler yarattı; büyük siyasî gelişmelere sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boğulmuş, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle içerde asayiş ve güven sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları daha da kolaylaşmıştı.
I. İnönü Zaferi'nin dışardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere de artık, millî hükûmetin hatırı sayılır bir varlık olduğunu gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf Devletleri, 21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na İstanbul Hükûmeti ile beraber Ankara Hükûmeti'ni de çağırdılar. Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta söz hakkını Ankara Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf Devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü Zaferi'nin millî hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması" imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı müzakereler oldu.
Ancak Yunanlılar, bu mağlubiyetten ders almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile başlayan, II. İnönü muharebesi'nde de düşman taarruzları birincisinde olduğu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı Cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları muharebe meydanını tekrar silâhlarımıza terk etmek zorunda kaldılar. Bu suretle Batı Cephesi'nde düşmana karşı II. İnönü Zaferi adını alan bir büyük başarı daha kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters talihini de yendiniz!" diyordu.
Şimdi 1921 yılının Temmuz başlarındayız. Yunanlılar Ankara Hükûmeti'nin reddettiği Sevr Antlaşması'nı gerçekleştirmek amacıyla Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı yeni bir taarruza hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu genel düşman taarruzu,10 Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle başladı. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönünden Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar birçok yerleri işgal ettiler. Afyon, Eskişehir, Kütahya, Bilecik art arda düşman eline geçti.
Cepheden gelen bu kaygı verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Ankara'dan Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargâhı'na geldi. Takviyeli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi karşısında, o günkü şartlar altında imkânları sınırlı Türk ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi verdi: "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lâzımdır ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin, bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!" Müteakiben bu strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi bakımından isabetli bir davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan kuvvetlerimizin, tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz gücüne karşı, çekilmeksizin uzun sure direnilmesı daha büyük kayıpların sebebi olacaktı.
İnkılâp tarihimizde "Kütahya-Eskişehir Savaşları" adını alan ve Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle sonuçlanan bu çarpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2 misli fazla düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır zayiat vermiş, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş esnasında şehit, yaralı ve kayıp olmak üzere 40.000'e yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuştu. Ayrıca araç ve gereç kaybımız da büyüktü.
Ordumuzun, Sakarya'nın doğusuna çekiliş günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar gelişebilecek yeni bir Yunan taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükûmet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi; ancak Meclis'ten onay almak gerekiyordu. Hükûmet kararı, Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya mı ,geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye mi?" Millet temsilcileri, Ankara'yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verdi.
Bütün bu zor şartlara, geçici çekilişe rağmen sonunda düşmana kat'î darbe indirileceğine dair, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Mustafa Kemal Paşa'ya göre "Pek uzak olmayan bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek, sonunda imhası mümkün hale gelecekti." Ancak başarının en önemli şartı, herkesin bu sonuca candan inanması ve bu uğurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasına yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması gereken nokta, ordumuz, düşmanın arzu ettiği yerde değil, bizim arzu ettiğimiz yerde kesin muharebeye girecek ve ona, orada kat'î darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan gerektiğinde geri çekilişin, bazı yerleri düşmana terk edişin büyük bir önemi yoktu. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulamak gerekiyordu.
Ne çare ki liderlerin bu inancına rağmen Sakarya'nın doğusuna çekilmenin yarattığı maneviyat bozukluğu Meclis'e de aksetmişti. Yeni bir ordu oluşturulurken meydana gelen bu ağır kayıp, bu çekilme ister istemez sarsıntılara sebep olmuş; bazı çevreleri haklı olarak endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde 4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda askerî durum ve Başkomutanlık teşkili üzerinde heyecanlı görüşmeler oldu. Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden canlandıracak, memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadırlar. Bu çare, Mustafa Kemal'in fiilen ordunun başına geçmesidir. Çünkü O, katıldığı bütün savaşlarda yenilmemiş, yenmiş bir kumandandır. Bu sebepledir ki konuşmalar onun başkomutanlığı üzerine alması görüşünde birleşti. Taraftarları gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun başına geçmesini istemektedirler. Meclis'in büyük çoğunluğu, taraftarları kurtuluş için tek çarenin bu olduğu, başka çıkar yol bulunmadığı fikrindedirler. Bazı milletvekilleri içtenlikle haykırırlar: "Sen mühim bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu da Çanakkale Muharebesi'nde ispat ettin. Şimdi kendini hangi güne saklıyorsun? Sakarya'ya kadar geldi düşman, kendini hangi güne saklıyorsun?" Bu haykırışlar, gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük kahramanı, fiilen ordunun başına davet ediyordu.
Muhaliflere gelince, onlar da Başkomutanlığı Mustafa Kemal Paşa'ya vermekle zaten kurtuluş ümidi kalmadığını kabul ettikleri bir ortamda, gelişecek tüm sorumluluğu onun, omuzlarına yüklemeyi amaçlıyorlardı.
Meclis'te 4 Ağustos 1921 günü başlayan bu görüşmeler, ertesi gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal Paşa, önce tartışmaların dışında kaldı. Ancak konuşmamasının, tavrını açıkça ortaya koymamasının, onun da gelecekten ümitsiz olduğu şeklinde yorumlanması ihtimaline karşı, kendisini Başkomutan görmek isteyen millî iradenin bu ısrarı karşısında, Meclis Başkanlığına şu önergeyi sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin umumî surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doğacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu yetkileri fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum. Hayatım boyunca millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum".
Bu önerge Meclis'in yetkilerini kullanma isteği sebebiyle bazı itirazlara sebep oldu. Ancak durum, olağanüstü bir durumdu ve ölüm kalım mücadelesi gibi olağanüstü şartlar konuşuyordu. Bu şartlar içinde Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilen görev, gerçekten çok büyük ve önemli, diğer bir ifade ile Türk milletinin mukadderatı ile ilgili idi. Düşman karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin en seri, en doğru kararları verebilmek, ancak Meclis'in yetkilerini anında kullanmakla mümkündü. Esasen Atatürk de bu olağanüstü şartlara rağmen, söz konusu yetkinin 3 ayla sınırlı kalmasını istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz saygısını gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu isteğinde kendisini haklı gördü. Görüşmeler sonucu, 5 Ağustos 1921 günü, Mustafa Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe ait hususlarda Meclis'in yetkilerini kullanmak koşuluyla Başkomutanlık tevcih eden Kanun, Büyük Millet Meclisi'nde oy birliği ile kabul edildi. Kanunda şu sözlere yer veriliyordu: "Millet ve memleketin mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık fiili vazifesine kendi reisi Mustafa Kemal Paşa'yı memur etmiştir. Başkomutan, ordunun maddî ve manevî kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin buna ait salâhiyetini Meclis namına fiilen kullanmaya yetkilidir. Bu sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle sınırlıdır. Meclis lüzum gördüğü takdirde bu müddetin bitiminden evvel dahi bu sıfat ve salâhiyeti kaldırabilir."
Başkomutanlık verilişinden sonra Mustafa Kemal Paşa kürsüye geldi. Memleketin düşman istilâsından kurtarılacağına dair sarsılmaz inancını bir kere daha ifade ederek Meclis'e şu teminatı verdi: "Efendiler! Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allah'ın yardımıyla behemehal mağlûp edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim." Başkomutan aynı gün ordu ve millete de bir bildiri yayımladı. Bu bildiride de şu cümleler yer alıyordu: ".... Bana bu vazifeyi tevdi etmiş olan Meclis ve bu Meclis'te beliren milletin kesin iradesi, hareket tarzımın mi