12 Eylül 1980 Cuma günü sabaha karşı iktidara el koyan "Milli GüvenlikKonseyi" ordunun en üst komuta kademesini oluşturan Genelkurmay Başkanıve Kuvvet Komutanlarından meydana geliyordu. Ordunun "emir-komutazinciri içinde ve emirle gerçekleştirdiği" açıklanan ve adına "BayrakHarekatı" denilen bu darbeyle Demirel'in 1980 yılı başında kurduğuazınlık hükümeti devrilmiş ve ordu 27 Mayıs 1960'tan sonra ikinci keziktidarı doğrudan ele almıştı.
12 Mart 1971'deki muhtıra darbesinde parlamento açık kalmış ve komutakademesinin istediklerini aynen gerçekleştirerek ve "partiler üstü birhükümet" kurulmasını sağlayarak geriye çekilmişti. Bir iktidar odağıolmaktan çıkan, ne yasama, ne de yürütme alanında herhangi bir varlığıhissedilen parlamento böylece "demokrasi"yi korumuş oluyordu.
Ama bu kez generaller dokuz yıl öncesinden daha kararlıydılar vememleketi daha köklü bir şekilde kurtarmak azmindeydiler! Nitekimcuntanın lideri Orgeneral Kenan Evren'in radyo ve televizyonlardanokuduğu ilk bildiride, parlamento ve hükümetin lağvedildiğiduyurulurken siyasi partilerin faaliyetleri de askıya alınıyordu.Siyasi partilerle birlikte tüm sendika, kitle örgütü ve derneklerin deçalışmaları durdurulmuştu.
İktidara el koyduğu gün cuntanın aldığı bir diğer önlem deparlamentodaki siyasi partilerin liderlerini "gözetim altına" almakoldu; Başbakan Süleyman Demirel ve ana muhalefet partisi lideri BülentEcevit eşleriyle birlikte Çanakkale'de Hamzaköy'de "ordunun misafiri"olurken, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'laMilliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş de İzmir'deUzunada'ya gönderildiler.
Daha sonra Erbakan ve Türkeş tutuklanarak Ankara'da cezaevinekonulacaktı. Demirel'le Ecevit'e ise bir süre sonra Ankara'ya evlerinedönmelerine izin verilecek ancak siyaset yapmamalarına ilişkin sıkıuyarılarla birlikte bir tür göz hapsine alınacaklardı.
Tutuklananlar bir yana "dışarıda" kalan Demirel ve Ecevit'in de cuntayagöre pek rahat durduğu yoktu. Ecevit'in daha çok uluslararasıilişkileri baş ağrıtırken, "Tapulu arazimin üzerine gecekondukurdurmam" diyen Demirel'in de ülkenin her tarafındaki siyasikadrolarıyla ilişkilerini düzenli olarak sürdürmesi ve zamanı gelincebir siyasi parti kurma hazırlıkları sıkıntı veriyordu.
Sırtında Genelkurmay Başkanı üniformasıyla ve cuntanın diğer üyeleriyleşehir şehir dolaşarak meydan nutukları atan Kenan Evren'in konuşmalarıtam da ortalama bir kasaba politikacısının mantığını ve dünyayabakışını yansıtan basit ve kestirme değerlendirmeler ve mesajlariçeriyordu. İdam cezalarının infaz edilmesi eleştirileri karşısında "Neyapalım yani, asmayalım da besleyelim mi?" diyen Evren, Kuran'danayetler okuyarak halkı eğitmeye çalışıyor, şeriata karşı uyanık olmayaçağırıyordu.
Uzun yıllar sonra yaptığı tüyler ürpertici bir itiraf kafalarının nasılçalıştığını ortaya koyuyordu; cunta üyelerinden birine suikast yapmayakalkışan bir örgütün cezaevlerindeki bütün taraftarlarınınöldürülmesini kararlaştırmışlardı. Cuntanın hukuktan anladığı ancak bukadardı!
Bu arada hemen her yerde Evren en şiddetli hücumlarını eski siyasiliderlere yöneltiyordu. Her gittiği şehirde yaptıkları darbeyimeşrulaştırmak için dönüp dolaşıp lafı onlara getiriyor ve ne kadarbeceriksiz ve sorumsuz olduklarını kanıtlamaya uğraşıyordu. Halkıngözünde onları ne kadar mahkum edebilirse kendilerinin de o kadaraklanacağını, haklı görüneceğini düşünüyordu.
Siyasi söz söylemeleri, görüş açıklamaları yasak olan eski genelbaşkanlar meydan mitinglerinde yerden yere vurulurken, eli kolu bağlıinsanları hırpalamaktan zevk alan bir boksör gibi Evren hemen her haftasonu bir şehri ziyaret ediyordu. Bir süre sonra bu kadar mahkumettikleri liderlerin hala rahat durmadıkları ve gizliden gizliye siyasifaaliyetlerine devam ettikleri yolunda şikayetler artmaya başladı.
1981 yılı başlarında Konya'da yaptığı konuşmada "Kirlettikleritencereyi tekrar kendilerine teslim edeceğimizi düşünüyorlarsa çokyanılıyorlar" diye tehdit eden Evren ve arkadaşları aynı yılın sonundafaaliyetleri askıya alınan siyasi partileri tümüyle kapattılar ve aynıadla bir daha parti kurulamayacağına ilişkin de bir yasa çıkardılar.
Yasa yapmak çok kolaydı, çünkü yasama yetkisi 5 kişiden oluşan MilliGüvenlik Konseyi tarafından kullanılıyor, istedikleri anda istedikleriher türlü yasayı yazıp resmi gazetede yayımlayarak "kanun devleti"olmanın gereklerini özenle yerine getiriyorlardı!
Daha sonra 1982 yılında referanduma sundukları Anayasaya geçici birmadde, 15. maddeyi ekleyerek bu dönemde 5 generalin çıkardığı yasalarınAnayasaya aykırı olduğunun iddia edilemeyeceğini de yine bir Anayasamaddesi haline getirecekler ve kendilerince gelecek için de önlemalmayı ihmal etmeyeceklerdi.
Generaller sadece partileri kapatmakla yetinmediler ayrıca kapatılansiyasi partilerin genel merkez yöneticilerine 10 yıl, il ve ilçeyöneticilerine ise 5 yıl siyaset yasağı getirdiler. Böylece hiçbiryargılamaya tabi tutmaksızın, hiçbir mahkeme karan olmaksızın 12 Eylül1980 tarihinde herhangi bir siyasi partinin yöneticisi olan binlercekişinin siyaset yapma hakkı gasp edildi.
O zamana dek siyasal yaşamın öne çıkardığı, her partinin kenditarihinin ürünü olarak ortaya çıkan siyasi kadrolar ve liderler biranda en doğal haklarından yoksun kaldılar. Cunta sözcüleri bu siyasikadroların 12 Eylül öncesinde "ülkeyi uçurumun eşiğine getirdiğini"iddia ediyor ve "demokrasiye geçince memleket yeniden bu adamlarateslim edilemez" diyerek siyasete yeni ve yıpranmamış isimlerin girmesigerektiğini söylüyorlardı.
Siyasette "mıntıka temizliği" yapmaya kalkışan cuntanın siyasal alanınkendine özgü kurallarından, işleyiş koşullarından ve özerk yapısındanhabersiz ve bilgisiz bir şekilde yapmaya kalkıştığı bu tırpanlamadansonra "kendi alanlarında başarılı olmuş" kişilerin siyasete girmesinasıl beklenebilirdi? Ama siyaseti de bir "devlet hizmeti", aslında"askerlik" gibi bir tür "vatani görev" olarak gören kafanın sorunaböyle yaklaşmasında şaşılacak bir yan da yoktu!
Tüm bu abese varan mantık içinde tabii ki en önemlisi her birinin kendiseçmen kitlesi açısından "karizmatik" özellikleri olan liderlerintasfiye edilmesiydi. "Lider sultası" o yıllarda da üzerinde en fazladurulan konulardan biriydi. "Başarısız" veya "kötü" olduğuna kanaatgetirilen liderler partilerin iç ilişkileri ve demokrasisi çerçevesindetasfiye edilemediğine göre, böyle süngü zoruyla bir kenara konulursamemleketin demokratik yaşamına ciddi bir katkıda bulunulacağınainanılıyordu.
Sıradan bir kasaba politikacısının politik zekasını aşmayankavrayışlarının sınırları ancak bu kadarına el veriyordu. Tüm buönlemlerle ve siyasal alanın tahrip edilmesiyle Türkiye'nin önüne yeniufuklar açtıklarını düşünüyorlardı ama onların gerçekten ne olduğu Özaldönemiyle birlikte görülecekti.
Böylece 12 Eylül öncesinin "karizmatik" liderlerinin hepsi yasaklı halegeldiler. Geldiler ama hiçbiri de köşesine çekilip, emekli olmadı."Siyasetin emekliliği olmaz" kuralı bu kez de işledi ve her birikendilerine en sadık isimlerden "emanetçiler" bularak 1983 sonrasındakendi partilerini kurdurdular.
Perde arkasından yönettikleri partileri bir anlamda "ikinci sınıfkadroların elindeydi ve hem liderlik düzeyinde tamamen, hem detaşradaki parti teşkilatlarını çekip çeviren yerel önderler düzeyindeönemli ölçüde her şey eskisi gibi olmaya devam etti.
Sadece Turgut Özal'ın ANAP'ı eski hiçbir partinin devamı olmadığınısöyler ama aslında seçtiği isimde bile Adalet Partisi'ni (AP'yi)çağrıştırırken, diğerlerinin tümü 12 Eylül'ün kapattığı partilerindevamı niteliğindeydiler; DYP AP'nin, SHP CHP'nin, RP MSP'nin, MÇP iseMHP'nin devamıydı.
Bu tuhaf tablo 12 Eylül'ün "yargısız infazı" olan siyaset yasağının dagiderek tartışılmasına yol açıyordu. Nitekim tartışmalar ve kamuvicdanında ortaya çıkan tepkiler sonucunda iktidardaki ANAP'ın karşıçıkmasına rağmen Kasım 1987'de siyasi yasaklıların haklarının tanınmasıiçin Anayasada değişiklik yapıldı ve referanduma gidildi.
Özal'ın amacı ve beklentisi referandumla yasakların onaylanması,cuntanın yaptığı infazın toplumsal meşruiyet kazanmasıydı. Ancak kılpayı bir farkla yasaklar kaldırıldı; yüzde 49 yasakların sürmesindenyanayken yüzde 51 karşı çıkmıştı.
Böylece eski liderlerin hepsi siyaset sahnesine ve partilerinin başınadöndüler. Hem de öyle bir dönüş ki, 12 Eylül'ün başbakanlıktanindirdiği Süleyman Demirel önce başbakan oldu, hızını alamayıpcumhurbaşkanlığına da çıktı.
Bülent Ecevit iki kez başbakan olurken, 12 Eylül'den önce bir günbaşbakan olacağı söylense kimsenin inanmayacağı Necmettin Erbakan bilebaşbakan olmayı başardı. Ömrü yetse belki Türkeş de bu makama oturmayıbecerecekti ama onun ardından MHP'nin başına geçen Devlet Bahçeli bugöreve hazırlanıyor.
12 Eylül'ün tasfiye etmeye kalkıştıklarının hepsi "bit pazarına nuryağdı" sözünü doğrularcasına geriye döndüklerine göre cuntacılar biranlamda başarısız sayılırlar.
Ama belki de başka bir açıdan da başarılı oldukları söylenebilir; çünkübaşbakan veya cumhurbaşkanı olan bu şahsiyetlerin izledikleripolitikaların hiç de eskisi gibi birbirinden önemli farklartaşımadığına, hatta birbirlerini çok sevip anlaştıklarına ve önemliceher konuda devlet tarafından saptanan politikaları harfiyenuyguladıklarına bakılacak olursa, 12 Eylül'ün generalleri kalkıp, "Bizsize başbakan, cumhurbaşkanı olamazsınız demedik, eskisi gibi siyasetyapamazsınız dedik" diye konuşsalar, acaba ne kadar haksız olurlar?







Logged
