Duyurular
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Divan Edebiyatı  (Okunma Sayısı 734 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
no_fear_06
:::...gOrGiAs...:::
Global Moderator
Süper Üye
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1 574


düŞmAn kElİmEsİnİN AnLmInI DoStLaRıMdAn öGrEnDiM


Üyelik Bilgileri Site
« : Temmuz 27, 2007, 11:06:07 ÖS »

    Divan Edebiyatı   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan edebiyatı,    Türklerin İslam dinini benimsemesinden sonra ortaya çıkan yazılı    edebiyattır. Arap ve Fars kültürlerinin etkisi altında gelişmiştir. Bu etki,    Arapça ve Farsça sözcüklerin Türkçeye girmesinin yanı sıra, bu dillerin    anlatım biçimlerinin benimsenmesiyle de kendini gösterir. Bu edebiyata Divan    edebiyatı denmesinin nedeni, şairlerin şiirlerini divan denen el yazması    kitaplarda toplamış olmalarıdır.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan Edebiyatının    Tarihsel Gelişimi[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan edebiyatının ilk    örnekleri 13. yüzyılda ortaya çıktı. Bu edebiyatın ilk ürünlerini veren    Mevlana Celaleddini Rumi bütün yapıtlarını Farsça yazdı. Aynı yüzyılın bir    başka büyük şairi Hoca Dehhani'ydi. Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşen    Dehhani, özellikle İranlı şair Firdevsi’nin etkisinde şiirler kaleme aldı.    14. yüzyılda Konya, Niğde, Kastamonu, Sinop, Sivas, Kırşehir, İznik, Bursa    gibi kültür merkezlerinde şairler ve yazarlar Divan edebiyatının yeni    örneklerini verdiler. Bunların çoğu kahramanlık hikâyeleri, öğretici,    eğitici ve dinsel yapıtlardı. Bu arada İran edebiyatının konuları da Türk    edebiyatına girmeye başladı. Mesud bin Ahmed ile yeğeni İzzeddin'in 1350'de    yazdıkları Süheyl ü Nevbahar, Şeyhoğlu Mustafa'nın 1387'de yazdığı    Hurşidname, Süleyman Çelebi'nin (1351–1422) Vesiletü'n-Necât başlığını    taşımakla birlikte Mevlid adıyla bilinen ünlü yapıtı, İran edebiyatının    etkisiyle yazılmıştır. Divan edebiyatı, özellikle şiir alanında en parlak    dönemini 16. yüzyılda yaşadı. Bâkî ve Fuzuli Divan şiirinin en iyi    örneklerini verdiler. 17. yüzyıla girildiğinde Divan edebiyatının ulaştığı    düzey, İran edebiyatınınkinden geri değildi. Divan şairleri, şiirlerinde    "fahriye" denen ve kendilerini övdükleri bölümlerde şiir ustalığının    doruğuna çıkmışlardı. Öğretici şiirleriyle tanınan Nabi ve bir yergi ustası    olan Nef'i bu yüzyılın ünlü şairleriydi. Divan edebiyatı, en özgün    şairlerinden olan Nedim’in ve Şeyh Galib'in ardından, 18. yüzyılda bir    duraklama dönemine girdi. Daha sonraki şairler özellikle bu iki şairi taklit    ettiler ve özgün yapıtlar ortaya koyamadılar. 19. yüzyılda Divan edebiyatı    artık gözden düşmüş ve eleştiri konusu olmuştu. İlk eleştiriyi getiren Namık    Kemal'di. Tanzimat'la birlikte Türk edebiyatında Batı etkisinde yeni    biçimler, konular denenmeye başlandı. Divan edebiyatı böylece önemini    yitirmekle birilikte, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal    Beyatlı, Türk edebiyatının aruz ölçüsüyle son şiirlerini yazdılar.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan Edebiyatında    Dil[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   İslam dininin    benimsenmesinden sonra, Kuran’ın Arapça olmasından dolayı pek çok toplumun    kültür dili değişime uğradı. İranlılar 9. yüzyılda edebiyat ürünlerini, Yeni    Farsça diye adlandırılan bir dille vermeye başladılar. İran edebiyatının bu    ürünlerinden Türk edebiyatı büyük ölçüde etkilendi. Öte yandan Anadolu'da    kurulan Türk devletleri, resmi yazışma dili olarak Arapça ve Farsçayı    kullandılar. Bu durum edebiyat dilinin değişmesine de yol açtı. Özellikle    saray çevresindeki şairler ve yazarlar, yapıtlarını Arapça ve Farsça yazmaya    başladılar. Arapça ve Farsça sözcükler zamanla Türkçeye de yerleşti. Osmanlı    Devleti döneminde bu üç dilin karışımıyla Osmanlıca denen bir dil ortaya    çıktı. Divan edebiyatının dili de Osmanlıcaydı.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan Edebiyatında    Nazım[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Nazım sözlük anlamıyla    "sıra", "düzen" demektir. Ama Divan edebiyatında nazım dendiğinde şiir    anlaşılır. Divan edebiyatı, daha çok şiir türünde örnekler içerir ve düzyazı    ürünler azdır. Divan şiiri, kurallarını Arap ve İran edebiyatından alan aruz    ölçüsüyle yazılmıştır. Divan şiirinde daha çok Kur'an, Hz. Muhammed'in    sözleri olan hadisler, peygamber ve kutsal kişilere ilişkin öyküler,    tasavvufun ortaya attığı sorular, ünlü bir İran efsanesini konu alan Şehname    gibi konular işlenmiştir. Bu şiirlerde Türk kültürüne ilişkin ögelerden de    yararlanılmıştır. Divan şairi bu konuları, aruz ölçüleri içinde ve çok    yaygın biçimiyle beyitlerle yazmıştır. Tek satırdan oluşan dize ya da mısra,    genelde şiirin en küçük birimidir. Divan şiirinde ise en küçük birim    beyitten, yani iki mısradan oluşur. Sözcük olarak beyit “ev” anlamına gelir.    Mısra da, çift kanatlı bir kapının kanatlarından her birine verilen addır.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan Şiirinde Aruz    Ölçüsü[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan şiirinin ölçüsü    "aruz"dur. Aruz ölçüsünde açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda,    kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken    seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin    uzunluğu kısalığı temeline dayanan şiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi İmam    Halil bin Ahmed tarafından kullanılmıştır. Türklerin İslamiyet’i kabul    etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsçayı edebiyat    dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini sağlamıştır.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan Şiirinin Nazım    Biçimleri[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Ölçülü ve uyaklı söz ya    da yazıya "manzum" ya da "manzume" denir. Şiirde dize sayısı, dörtlük    sayısı, sıralanış düzeni, uyak yapısı gibi dış özelliklerin tümü, nazım    biçimini oluşturur. Divan şiirinde pek çok nazım biçimi vardır, ama bazıları    daha yaygın olarak kullanılmıştır.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Biçimlerine Göre:   Uyak, beyit,    mısra, bend, mesnevî, kasîde, gazel, rubaî, musammat, terkib-i bend,    müsemmem, tuyuğ, tahmis, tardiye, taşdir, tesdis, teşbiye, taşir, tezmin,    muaşşer, muhammes, murabba, müseddes, müstezat, şarkı[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Konularına Göre:[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Din dışı:    Bahariye, Cevreviye, Fahriye, Mersiye, Mehdiye, Gazavatnâme, Sahilnâme,    Sakînâme, Kıyafetnâme, Surnâme, Hamamnâme, Şehrengiz, Hicviye, Hezliyat,    Tarih Düşürme, Muamma, Lûgaz, Dariye, Rahşiye[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Dinî:    Tevhid, Münacat, Na’at, Makte’l-İ Hüseyin, Miraciye, Hilye, Mevlid, Kırk    Hadis, Menkıbe, Kıssa[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan Şiirinin    Konuları ve Özellikleri[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan şiiri, döneminin    zevklerini, sanat anlayışını, inançlarını ve bilgilerini yansıtır. Ne var    ki, Divan şairinin gerçek yaşamı anlattığına pek rastlanmaz. Kendisini    sürekli acı çeken bir âşık olarak anlatan Divan şairi, sevgilisini ay gibi    yuvarlak yüzlü bir güzel olarak betimler. Sevgili hem ay, hem de güneştir.    Divan şiirinde kullanılan benzetmelerde sevgilinin boyu mızrak gibi uzun ve    düz, saçları sümbül, yanakları lale ya da gül, gözleri nergis, kaşları yay,    kirpikleri ok, dişleri inci, çene çukuru kuyudur. Sevgilinin beli kıldan    incedir, dudağı ölümsüzlük suyu (ab-ı hayat) gibidir. Böyle betimlenen    sevgilinin âşığının (yani şairin) gözyaşı Nil ya da Fırat ırmakları gibi    akar. Âşığın bir yandan rakibi, bir yandan da acı çektiren sevgilisi vardır    ve bu nedenle başı belâdan hiç kurtulmaz. Divan şiirinde bütün şairlerin    kullandığı bu tür benzetmelere "mazmun" denir. Bu mazmunları yerli yerinde    ve başarılı biçimde kullananlar başarılı şair sayılırdı.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan şirinde yaygın    işlenen konulardan biri de doğadır. Ama doğa, şairin hünerini göstermesi    için bir araçtır. Çünkü şair, doğayı kendisinin gördüğü gibi değil, önceki    usta şairlerin gözüyle yansıtır. Doğa, daha çok kasidelerin ve mesnevilerin    konusu olmuştur. Bahar ve kış mevsimleri o kadar çok işlenmiştir ki, bu iki    mevsimi anlatan şiirlere ayrı adlar bile verilmiştir. Baharı anlatan    şiirlere bahariye, kışı anlatanlara da şitaiye denmiştir. Bahar, şair için    sevinç kaynağıdır. Bahar için yapılan benzetmelerden biri sultandır. Örneğin    bahar sultanı ordusunu toplar, kış sultanına hücum ederek onu yener.    Bâkî'nin "Bahar Kasidesi", en güzel bahariye örneğidir. Bahar betimlenirken    gül, bülbül, lale, sümbül, çimen gibi sözcüklere sıkça başvurulmuştur. Divan    şairine göre bahar yaşam ve canlılığın kaynağıdır. Kış ise can sıkıcı ve    bunaltıcıdır; zalim bir padişaha benzetilir. Divan şiirinde işlendiği    biçimiyle doğa belli öğelerle sınırlı kalmıştı. Örneğin orman, dağ, ova,    rüzgâr, yağmur gibi öğeler Divan şiirinde hemen hiç kullanılmamıştır. Divan    şiirinde kayıklar vardır, ama deniz yoktur. Divan şiirinde bilinçli olarak    yapay bir dünya yaratılmıştır.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan Şiirinde Söz    Sanatları[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan şairinin başarılı    olabilmesi için dilin inceliklerini bilmesi gerekirdi. Şairin söz    sanatlarındaki ustalığı şiirinin değerini artırırdı. Bu nedenle şairler,    hüsn-i ta'lil ve teşbih sanatına sıkça başvurmuşlardır. Hüsn-i ta'lil,    nedeni bilinen bir olayı, daha güzel biçimde açıklama ve anlamlandırma    sanatıdır. Benzetme de denen teşbih ise, bir durumu, bir oluşu, bir varlığı    daha güzel bir duruma, bir oluşa, bir varlığa benzetmektir. Divan şairi için    benzetilenler, daha doğrusu neyin neye benzetileceği belliydi ve    kalıplaşmıştı. Bu amaçla hazırlanmış listeler bile vardı. Yeni bir şiirin    benzetme yönü farklıysa, o değerli bir şiir olarak nitelendirilirdi. Ama    asıl yenilik hüsn-i ta'lil sanatıyla ortaya koyulurdu. Böylece şair bir    sözcüğe ya da deyime, kullandığı dili iyi bilmesi oranında artan anlamlar    yüklenmiş oluyordu.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
      Başlıca söz sanatları    şunlardır: Teşbih, Mecaz, Mecaz-I Mürsel, Telmih, Tecahü’l-İ Arif, İstiare,    Hüsn-İ Ta’lil, Leff Ü Neşr, Kinaye, Tariz, Teşhis, İntak
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan Edebiyatında    Nesir[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Divan edebiyatında üç    tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı.    Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk    öyküleri, Kur’an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Süslü düzyazıda hüner ve    marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş,    Osmanlıcayı iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve    anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve    Nergisi vermiştir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir alan da    tezkire’dir. Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Âşık Çelebi yazmış    ve tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi’ye değin sürmüştür.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Orta düzyazı ise, divan    edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür.    Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet    göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle    tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazılmıştır.[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]    [/JUSTIFY]
   [JUSTIFY]   Din Dışı Yazı    Türleri:    Tezkire, Tarih, Seyahatnâme, Sefaretnâme, Siyasetnâme, Münazara, Münşeat[/JUSTIFY]
   [JUSTIFY] [/JUSTIFY]
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.9 | SMF © 2006-2009, Simple Machines LLC | Ve Theme Design By Cadosoas