|
||
| Galile, ışık hızını saptanması problemini formülleştirdi; ama çözmedi.Bir problemin formüllleştirilmesi, çoğu zaman, problemin yalnız birmatematik ya da deney ustalığı sorunu olan çözümünden daha önemlidir.Yeni sorular, yeni olanaklar ortaya koymak, eski problemlere yeni biraçıdan bakmak, yaratıcı hayalgücünü gerektirir ve bilimde gerçekileremeye damgasını vurur. Galile’nin İki Yeni Bilim’inde, öğretmen ile öğrencileri arasında, ışıkhızı üzerine şöyle bir konuşma geçer: "SAGREDO: Peki ama, bu ışıkçabukluğunun ne çeşit ve ne kadar büyük bir çabukluk olduğunudüşünmeliyiz? Ani ya da pek birdenbire midir, yoksa öbür hareketlergibi o da zaman mı gerektirmektedir? Bunu deneyle saptayabilir miyiz? "SIMPLICO: Günlük yaşantı, ışığın yayılmasının birdenbire olduğunugöstermektedir; çünkü çok uzağımızda ateşlenen bir topun önce alevinigörürüz ve bu, hiç zaman almaz; oysa topun sesi ancak oldukça önemlibir zaman aralığından sonra kulağımıza ulaşır. "SAGREDO: Evet ama Simplico, kimsenin yadırgamadığı bu yaşantıdan benimçıkarabildiğim tek şey, bize ulaşan sesin ışıktan daha yavaş yolaldığıdır; bu, bana ışığın gelişinin apansız olup olmadığını ya da sonderece çabuk geliyorsa, yine de zaman alıp almadığını öğretmiyor. "SALVIATI: Bunun ve buna benzer başka küçük gözlemlerin pek azkanıtlayıcı olması, birinde aydınlanmamın, yani ışığın yayılmasının,gerçekten birdenbire olup olmadığını kesinlikle saptamak için biryöntem düşünmeme yol açtı." Salviati’nin önerdiği deney tekniği ile, yani Galile zamanında ışığınhızını, anlatılan şekilde ölçmek olanağı pek azdı. Süredurum İlkesi,enerjinin korunumu yasası, yalnızca önceden çok iyi bilenen deneylerüzerinde yeni ve özgün bir biçimde düşünmekle bulunmuştur. Galilei’nin, yaptığı deneyin tek kişi ile daha kolay ve eksiksizyapılabileceğini görmemiş olmasının insanı şaşırttığını söyleyebiliriz.Belirli bir uzaklıkta duran arkadaşının yerine bir ayna koyabilirdi veayna, işareti alır almaz kendiliğinden geri gönderirdi. Işık hızını, ilk olarak ve yalnız yeryüzündeki olanaklardanyararlanarak yaptığı deneylerle saptayan Fizeau, aşağı yukarı iki yüzelli yıl sonra, işte bu ilkeyi kullandı. Roemer, ışık hızını daha önce,ama daha az tam olarak, gökbilimsel gözlemlerle saptamıştı. Aşırı bir yük olduğu için, ışık hızının, ancak Yer ile GüneşSistemi'nin diğer gezegenleri arasındaki uzaklıklarla bir tutulabilenuzaklıklar kullanılarak ya da çok geliştirilmiş bir deney tekniği ileölçülebileceği bellidir. Birinci yöntem, Roemer’inki, ikincisiFizeau’nunki idi. Bu ilk deneylerin yapıldığı günlerden beri, ışık hızını gösteren o çokönemli sayı, kesinliği gittikçe artarak birçok kez saptandı.Yüzyılımızda, Michelson, bu amaçla pek ince bir teknik geliştirdi. Budeneylerin sonuçları kısaca şöyle özetlenebilir: Işığın boşluktakihızı, yaklaşık olarak, saniyede 300.000 kilometredir (saniyede 186.000mil). 1675'te Danimarkalı Christensen Roemer (1644-1710) ışığın hızını ölçtü. 1678'de yine Danimarkalı Christian Huygens ise (1629-1695) Işığın Dalga Kuramı'nı ortaya attı. 1781'de Alman William Herschell (1738-1822), 124 cm'lik aynalıteleskobuyla Uranüs'ü keşfetti. Bu, uzak mesafede keşfedilen ilkgezegendi. Yakındakiler binlerce yıldan beri zaten biliniyordu. 1783'te içinde bir insan bulunan ilk balon uçuruldu. Astronomiye büyük bir tutkuyla bağlı olan Edmund Halley (1656-1742), 21yaşındayken öğrenim gördüğü Oxford'dan ayrılıp St. Helena'ya gitmişti;kuyruklu yıldızlarla ilgili gözlemler yapmıştı. 1682'de gördüğü, bugünde kendi adıyla anılan yıldızın 1758'de yeniden görülebileceğini ilerisürmüştü. Halley'in ölümünden 16 yıl sonra, bu yıldızın görülmesi,Newton'un en inatçı karşıtlarını bile ikna etmeye yetecekti. Evrensel Kütle Çekimi Yasası, Neptün'ün bulunmasıyla, parlak birşekilde doğrulanmıştı. Astronomlar, Uranüs'ün, Kütle Çekim Yasalarınınöngördüğü yörüngesinden, arasıra kaydığını çoktandır gözlüyordu.Uranüs, kimi zaman yavaşlıyor, kimi zaman da sanki görünmez birkuvvetin etkisiyle hızlanıyordu. Rus astronom Leksel, 18. yüzyılın sonunda Uranus'ün hareketlerine,ötesinde bulunan ve bilinmeyen bir gezegenin neden olacağını ilerisürdü. 1846'da Fransız matematikçi Leverrier, bu yeni Gezegen'ingökteki konumunu hesapladı ve sonra astronomlar o Gezegen'i gözlediler.Kütle Çekim Kuramı'nın gözlemlere tam uyuşmayan bir olayı da Merkür'üngünberisindeki (Güneş'e en yakın noktalar) sapmaydı. Bu olgu uzun süre doğanın açıklanamaz bir kaprisiymiş gibi geldi. O'nunaçıklanması, bilimde bir devrim gerektirdi ve bunu da büyük bilim adamıAlbert Einstein başaracaktı. |
||